Bilinmeyen Yönleriyle Ahmet Kaya’nın Hayatı

size ahmet kaya’dan bahsedeceğim. ilk defa bir yazıyı yazarken ellerim titriyor. sürekli, yazdıklarımı karalıyor, daha düzgün cümleler arıyorum. oysa her şey aklımda, anlatacaklarım çok belirgin.

(işte… parmaklarım tıkır tıkır işliyor).

ahmet kaya adıyamanlı bir baba ve erzurumlu bir anneden malatya’da doğmuş.

kendisiyle beraber 5 kardeşlermiş. 15 yaşına kadar malatya’da büyümüş. 15 yaşına geldiğinde göç dalgası ailesini vurmuş ve istanbul’a taşınmışlar. denizi ilk defa 15 yaşında istanbul’da görmüş. ahmet kaya ve ailesi kamyondan eşyalarını indirirken istanbul’un yerlileri eşyaların üzerinde “malatya” yazdığı için belki kaya ailesine belki de tüm malatyalılara “kıro” yaftasını yapıştırmışlardı bile.

çok uzun süre arkadaş edinemedi kendisine. giyimlerinden konuşmalarına kadar sürekli insanları izledi. kimseyle konuşmuyordu. o’na göre kendi konuştuğu dil ile istanbulluların dili aynı değildi. sonra özenmeye başlamış onlara da; becerememiş.

dostum dostum
güzel dostum
bu ne beter çizgidir bu
bu ne çıldırtan denge
yaprak döker bir yanımız
bir yanımız bahar bahçe
…”

okulda herkesin beğendiği kızla konuşmayı çok istemiş. kızın yanına gidip konuşmak istediğini söylediğinde, kız “rica ederim” demiş. kızın rica ederim demesini ise uzun süre küfür etti sanmış.

80 ihtilaline kadar istanbul’a alışmaya çalışmış. ihtilalden önce, yeni edindiği ortak görüş ve fikirleri savunduğu “solcu” arkadaşlarıyla duvarlara afiş ve bildiri astığı için ihtilal olunca tutuklanmış. bir süre içeride kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuşmuş (acı çekmek özgürlükse)…

dışarı çıktığında eski arkadaşlarının yanına gitmiş. cebinde bir kuruş parası yok. daha önce beraber mücadele verdiği arkadaşları ahmet’i tanımamışlar bile. eve dönmek için otobüs parası istemiş. onu bile vermemişler.

saatlerce yürümüş eve varmak için. yolda uzun uzun düşünmüş. “param yok. kimse iş vermiyor. en iyisi tekrar hapse girmek” demiş. hapishaneye girmek için ilginç bir fikir gelmiş aklına. düzeni eleştiren bir kaset çıkarırsa muhakkak kendisini içeri alırlar diye düşünmüş. zaten daha önce eğlence yerlerinde, düğünler de türkü söylemişti. –hatta bir keresinde hiç tanımadığı birinin düğününde salonda kendini ortaya atmış. var gücüyle oynamış… oynamış… oynamış… bu olayı can dündar’a aynalar programında anlatırken hüngür hüngür ağlamış. bu gözyaşı ne için dökülüyordu?-

hapse girme fikrini annesine söylediğinde annesi çok ağlamıştı ama başka çare yok gibiydi. en azından hapishanede karnını doyuruyorlardı.

arkadaşlarının yardımıyla albümü zar zor tamamladı. hatta içerde fazla yatmamak içinde albümün en sonuna mehmet akif ersoy’un dizelerinden oluşan bir türkü ekledi. albüm piyasaya çıktı. ertesi gün kapının çalmasını, polislerin kendisini almasını bekledi. ama öyle olmadı. hayat işte şimdi o’nun için dönmüştü. dışarıya çıktı. seyyar kasetçiler, plakçılar ağlama bebek ile inliyordu. yolda kendisini görüp “ooo ahmet abi” diyenlere selam veriyordu ama plak şirketine gidecek otobüs parası hâlâ cebinde yoktu.
ağlama bebek 450 bin sattı. her şey değişmişti artık.

çok uzakta öyle bir yer var
o yerlerde mutluluklar
bölüşülmeye hazır
bir hayat var
.”

yaptığı müziğin benzeri olmadığı için bir süre herhangi bir gruba dahil edilemedi. tesadüf eseri kendinden önce bu tür türküler söyleyen ruhi su ile karşılaştı. ahmet kaya, ruhi su’dan bir türkü çalmaya başladı. ruhi su’nun tepkisi çok sert oldu “kes kes” dedi. “bağlama böyle mi çalınır?”

oysa ahmet kaya’ya göre bağlama at koşturur gibi olmalıydı. dans etmeliydi parmakları tellerle. bu konuşmanın ardından ahmet kaya çıkacağı bir konserin ismini belirlemişti bile: “bağlama böyle de çalınır”

bırak beni gayri uçam
uçamda yollara göçem
ben uçmasam bil ki içem
uçsuz yollara yollara
.”

sonra albümler peşpeşe geldi. milyonları peşinden sürüklüyordu artık. ilerleyen zamanlarda şarkılarını artık insanlara değil; “dağlara” söylemeye başlayacaktı.
o öyle bir müzik tarzı oluşturmuştu ki, kendi gibi olmaya çalışan şarkıcılar-türkücüler türemeye başlamış ama hiç biri tutunamamıştı.

dönüm noktası

belki o gün ödülünü aldıktan sonra teşekkür edip yerine otursaydı yaşadıklarının hiçbiri yaşanmayacaktı. ama o her zamanki gibi bildiklerini okudu. “kürtçe kaset yapacağım, kürtçe klip çekeceğim” dedi. sonuna da ekledi: “ve bunları yayınlayacak cesaretli insanların olduğunu da biliyorum

Magazin Gazetecileri Derneği Altın Objektif Ödül Töreninde yaşananlar (11 Şubat 1999)

s. ortaç başta olmak üzere e. saatçi ve bir grup türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle (oysa ağzından türklükle ilgili bir kelime bile çıkmamıştır) ahmet kaya’nın bulunduğu masaya çatal-kaşık fırlatmaya başladılar. sanki milli takım galibiyeti kutlayan fanatik gruplar gibi 10. yıl marşını söylemeye başladılar.

işte… rüzgâr tersine dönmüştü. birkaç gün sonra bir televizyon kanalının kapısının altından(!) ahmet kaya’nın 1993 yılında almanya’da pkk bayrağı önünde çekilmiş fotoğrafı atılmıştı. oysa daha sonra ıspatlanacaktı ki; ahmet kaya 1993 yılında hiç yurt dışına çıkmamıştı.

dövülmüşüm sövülmüşüm kovulmuşum ben
s.ktir çekilmişim yani kendi öz yurdumdan
çeker giderim
.”

evet gitmişti ahmet kaya. hem de bir daha dönmemek üzere. tarih 16 kasım 2000’i gösterdiğinde de ölüm haberini almıştık. “biz buradayız gitmeyiz, ülkemizi bekleriz” şarkısını yazan e.s.ve s.o. artık ülkelerinde/ülkemizde rahatça gezebilirlerdi.

30 yaşına kadar insanların nasıl lahmacun yediğini, nasıl içine soğan döktüklerini, nasıl dürüp ağızlarına götürdüklerini izlemişti ahmet kaya. acaba kendisine “terörist” diyenler bunun ne demek olduğunu bilirler miydi? acaba kendilerine hiç “kıro” denilmiş miydi?

hayatı boyunca hiçbir partiye ve örgüte üye olmamıştı o. ama sapasağlam bir video bırakmıştı geriye. aynalar belgeselindeki son cümleleri:

arka cebimde iki metrelik kefenim duruyor. her an hazır ve nazır. her anlamda yani. ölürsem, hayatımda istediğim bir tek şey var. asla bu ülkeyi sevmiyor demesinler. ben edirne’den ardahan’a kadar bu ülkeyi çok sevdim.”

biri saksımızı çiğneyip gitti
biri duvarları yıktı
camları kırdı
fırtına gelip aramıza serildi
biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri
her şeyi kötüledi
bizi yaraladı
biri şarabımızı döktü
soğanımızı çaldı
biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu
ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor
olmasaydı… olmasaydı sonumuz böyle

gözüm yaşarıyor
yüreğim yanıyor /kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle

****

98 yılında çıkaracağını söylediği kürtçe albümler artık piyasada. şarkılar devletin televizyonunda bile söyleniyor. ne oldu? ülkemize bir zarar geldi mi? özgürlükleri kısıtlamak ne kadar doğru peki? peki şimdi s.o ve e.s’yi televizyonda görünce ne kadar mutluyuz?

****

hepimiz farklı dinden, ırktan, mezhepten olabiliriz. ben hiç kimseye alevi/sünni, hıristiyan/müslüman, kürt/türk ayrımı yapmadım. hatta bunlara o kadar ilişkisiz kaldım ki en yakın arkadaşlarımın bile dinini, dilini, ırkını merak etmedim/bilmedim. ve ben de bu ülkeyi edirne’den ardahan’a kadar çok sevdim (şehrinin birinde 37 yıldızlı bir otel yanmış olsa bile…).

kulaklarıma çok uzaklardan bir türkü geliyor şimdi…

edirne kapısı zordur geçilmez,
uzaktır memleket kolay gidilmez,
dağda açan çiçek şehirde büyümez;
koyma beni buralarda gözünü seveyim,
zincir vurma yüreğime bırak döneyim
.”

zamanınızı bu uzun yazıya ayırdığınız için teşekkür ederim. ben inanıyorum ki bu yazıya zamanını ayıran aynalar belgeseli’ne de 57 dakikasını ayırır.

sevgiyle…

Bize Destek olmak için Haberi Paylaşabilirsiniz.
0

Bunları da sevebilirsiniz

Bir Cevap Yazın

ip adresi